24 Ekim 2009

Ya olursa?


Canınızı acıtmak istiyorum. Sizi yalnız bırakmak, yalnız olmaktan dolayı acı çektiğinizi görmek... İnadına inadına kahkahalara boğulmak, hiç yerimde durmamak istiyorum. Belki sizin benimle bir alıp veremediğiniz yok ama benim sizle var. Evet var! Size sinir oluyorum, sizin yüzünüzden kendimi sevmiyorum, kendimden nefret ediyorum. İçimde bir savaş çıktı sizin yüzünüzden. Peşinizdeyim, bunu bilin. Sıra bana gelmiycek, sıranızı elinizden alacağım. Sıranızı elinizden alıp bir kenara fırlatacağım, daha da çok canınız yansın diye. Nasıl olsa ben deneyimliyim bu konuda, sıramın gelmeyeceğini bilmek beni yormaz, acıtmaz. Ama siz... Siz acıdan kıvranacaksınız! Bu yazdıklarımı unutmayın. Şu bir paragraflık yazı aklınızın bir köşesinde dursun. Çalışın, çabalayın, sakın beni göz ardı etmeyin. Beni unuttuğunuz, arkanızdan geldiğim gerçeğini bir an bile olsa kenara bıraktığınız bir anda her şey çoktan bitmiş olacak. Elinizde hiçbir şey kalmamış, kıvranıyor olacaksınız. Belki de bunların hiç biri olmayacak. Büyük bir olasılıkla olmayacak...

Ya olursa?

14 Mayıs 2009

Şanslardan arındırılmış bir oyun










Yalnız yaşıyorsun hep

Ufak mutlulukların var arada, o varken

Çoğunlukla bulutlusun, havan soğuk..

Şarkıların var birkaç tane, dinlemiyorsun, içindeler sürekli

Gündüzlerin uzun, gecelerin uzun, uykularınsa kısa

Hiç evde değilmiş gibisin ama olmak istiyorsun

Daha dayanıklı olmaya çalışıyorsun sürekli, daha umursamaz...

Peşinden gelsin istiyorsun, peşinden gideceğini bildiğin halde

Özeniyorsun, kendine yetemediğin için kızgınsın kendine

“Yolu yok bunun...” dediğin için sabırsızsın sürekli

Bir şeyler kıpırdıyor içinde,

Sanki yüzeyi iğneli bir küre var göğüs kafesinde, sürekli hareket eden

Durduğu yeri acıtan, etrafa çarpıp kanatan, derin yaralar açan...

“Yarın farklı olacak!!” ların yok artık, biliyorsun ne olacağını, görebiliyorsun

Belki de sen busundur, belki de hep böyle olacaksındır

Ama inkar etmekten başka çaren yok

Kendine yalan söylemelisin yaşamak için

Kavuşabilmek için, bulutlarının dağılması için, havanın ısınması için...

Ne kadar uzak, ne kadar uzun bilmiyorsun; beklemen gerek

Oyunun kuralı bu: Sabırsızlanacaksın, acı çekeceksin, kıvranacaksın.

Evet..! “Şanslardan arındırılmış bir oyun” bu.   

30 Nisan 2009

Ahh hayat...

Sıkıldım artık...

Sürekli bir şeylerin peşinde olmaktan

Sürekli çalışmak zorunda olmaktan

Bir şeyleri elde etmek için, bazı zorluklardan geçmek zorunda olmaktan

Mutluluğu aramaktan, bulup da kaybetmekten, beklemekten

Gülmek  isteyip de gülememekten

İnsanlara selam vermek zorunda olmaktan

Hasret çekmekten

Cep telefonunda mesaj yazmaktan

Bilgisayarı açınca önce Windows Live Mail,

sonra Windows Live messenger, ardından Skype

ve son olarak da Winamp’ı açmaktan

Derslere girip yoklama kağıdına imza atmaktan

Telefonla konuşmaktan

Gelecek kaygılarından

Yalnız yemek yemekten

Duştan sonra aynaya bakıp saçlarımı düzeltmekten

...

Hayattan sıkıldım biraz.* Son zamanlarda toplu taşıma araçlarına bindiğimde (özellikle uçak) “Bu sefer düşsün ve bir tek ben öleyim...” diyorum. Bu da yeni çıktı ha... Eskiden çok korkardım ölmekten. Küçükken kaka** yaparken tuvaletin içinden vantuzlu yaratıklar çıkıp beni içeri çekecekler diye korkardım, zamanla o korkumdan da sıyrıldığm gibi bu korkudan da sıyrıldım artık sanırım. Marla Singer’ın erkek versiyonu olamadım henüz, o kadar da değil ama yakında o da olacak gibi görünüyor.

Vakit hızlı geçsin istiyorum hep: Klozetin üstünde çok vakit harcıyorum, banyoyu uzun tutuyorum, durmadan etrafın dağılmasını bekleyip, ardından etrafı uzata uzata topluyorum, erken yatıp geç kalkmaya çalışıyorum, kalbimi pır pır attıracak heyecanlı şeyler arıyorum... Bulamıyorum tabii.

Göğsümde mi desem, kalbimde mi desem... Sürekli bir ağrı hissi var içimde. Sık sık başım ağrıyor. Durmadan düzen hakkında düşünüyorum, niye saf mutluluk ve huzur için çok acı çekmek gerektiğini bizlere öğrettiklerini anlamaya çalışıyorum. Aslında kabul etmiyorum bunu, buna mahkûm edildiğim için kızıyorum, çok kızıyorum.

Sevdiğimi yanımda istiyorum. Bu isteğimin çok imkansız, çok zor bir şey olmadığını savunup duruyorum sürekli. Fazla bir şey değil, sadece onu istiyorum. “Onu yanında istiyorsan, şimdi çok çalışmalısın!” diyen insanlara kızıyorum. Bir şeyi elde etmek için, bir çok şeye katlanmak gerektiği gerçeğini kabul reddediyorum! O bir şeyi elde edebilirsem; bir çok şeye katlanmak yerine, bir çok şeyi büyük bir istek ve şevk ile yapacağımı düşünüyorum.

Kaybettiğim zaman için dövünüp duruyorum. Zaman farklılıklarından nefret ediyorum. Şu anda panjur boşluklarından hafif güneş sızan odamda otururken, dünyanın herhangi bir yerindeki bir insanın nasıl da gülüp eğlendiğini düşünerek “Off...!” çekiyorum. Filmlerdeki gibi olacağına inanmıyorum. Önceleri herkes mutluyken mutsuz olan adam, ileri de mutlu oluyormuş... –Hassiktir ordan!-

Mutluluğun anlık olmasına isyanım... Ben bir süreç istiyorum! Çok mu fazla?

* Aslında biraz değil. Okunuşu güzel olsun diye öyle yazdım.
** O eylemi bu kelimeden daha güzel açıklayan başka bir şey yok.

 

12 Kasım 2008

Yeni bir karalama defterim var...!


Yaklaşık dört aydır hiçbir şey yazmıyorum. "Acaba niye yazmıyorum?" diye geceler boyu düşündüm ve en sonunda eski defterden sıkıldığıma karar verdim. Düşündüm, taşındım ve yırtık pırtık o eski defterdeki yazıları yeni aldığıma geçirmek üzere kurşun kalemimle bir kenara kaydettim.

Fırlatıp attım eskisini... Sonra, yeni bir kapak tasarladım defterime. Aldım kapağı, götürdüm matbaacıya, yeni bir defter oldu bana...

Yeni defterim olmuştu artık. Doğal olarak, yeni bir kaleme de ihtiyacım vardı; zihnime rehberlik edecek, düşüncelerimi kağıda dökecek, kalbime ufak notlar düşecek...

Aslında, bir kalem vardı aklımda; tozlu raflarımın en üstünde duran, en tozlu, en dokunulmamış yerinde gizlenen. Eskiye dayanan bir bağ vardı o kalemle aramızda; son bulmamış ama beklenmeyen bir sahneyle ilk arasını vermiş... Filmimizin sonunu kötü bitirmek istemediğim için hep korkmuştum o kalemi bir daha kullanmaya, çünkü çok değerliydi o kalem benim için.

"Yeter artık!!" dedim, kendi kendime. Doğru kalemin o tozlu raflarımın en ücra köşesinde gizlenen kalem olduğunun farkındaydım. Artık bu kaçışa bir son vermeliydim, bu korkudan kendimi arındırmalıydım. Her şeyi riske atmalıydım. Ne pahasına olursa olsun, o kalemle devam etmeliydim yazmaya ve hayata...

Bir gün yine umutsuz ve mutsuz bir şekilde tozlu raflarımın yanındaki masada otururken hafif şiddetli bir deprem oldu. En üstteki rafın civatasının biraz gevşek olmasından kaynaklandı sanıyorum: Birden bire o eski kalem masama düştü. İlk günkü gibi geldi gözüme. Bu bir işaret olmalıydı. İhtiyacım olan kalem, yıllardır kullanmak isteyip de korkumdan kullanamadığım kalem şimdi tam karşımdaydı.

Her şeyi göze alarak onu masadan aldım ve defterimin arasına koydum. Onu o kadar özlemişim ki; sürekli kalbime yazmaktan karalama defterine vakit kalmıyor...

29 Temmuz 2008

Benim bi' kameramana ihtiyacım var!



Keyfimi kaçıran bir şeyler var yine sanırım, uyuyamadım bir türlü. Hah, tam da beklediğim gibi, yukarıdaki de yağmur damlalarını pencereden içeriye sızdırmayı başararak beni onayladı. Çok iyi hatırlıyorum; ilk öpüştüğüm gün de buna benzer bir toprak kokusu gelmişti burnuma. Sanırım o gün de yağmur yağıyordu.

Ne kadar sıradan bir hayatım varmış... İlk öpüşme anım bile bana özgü değil, filmlerden alıntı. Yoksa bana özgü olmasını istemem çok mu? Dünyada kaç tane kendine özgü insan var acaba? Sen orjinal misin mesela?

Aslında yanlış düşünmüşüm ben biraz önce. Sanırım herkesin hayatı benzersiz. Senaryolar hep birbirine benziyor ama hepsinin izleyicide uyandırdığı etki farklı farklı.

Çoğu zaman da aklımdan geçmiyor değil hani... Hayatımın sözsüz bir filmini çekmek istiyorum hep. Film müziklerim hazır, çekim efektlerim bile hazır. Hatta ve hatta hangi durumda hangi şarkının çalacağı, kaçıncı saniyede değişeceği, ne zaman hızlanacağı, ne zaman ağır çekime gireceği bile belli. Tek bir eksiğim var: Bir kameramanım yok.

Çoğu insan her şeyinin tam olduğunu düşünür. Parası vardır, arkadaşları vardır, ailesi vardır, sevgilisi vardır. Kimse bilmez ellerindekilerden sadece birer oyuncu olacağını. Oyuncular onlarla ilgili sahnenin çekimi sona erdiğinde kaybolurlar. Gel gör ki, kameraman öyle değildir. Film, senin filmin çünkü... Sen hep ordasındır, öyleyse kameraman da hep oradadır.

Evet evet, benim bi' kameramana ihtiyacım var. Hep yanımda olacak bir kameramana...

17 Mayıs 2008

Yola devam etmek



Başına bir olay gelir şöyle bir bakarsın, üzülmen gerekiyorsa üzülür, sevinmen gerekiyorsa sevinirsin. Detaylarla fazla kafanı yormadan, bazen büyük çığlıklar atıp herkese sesini duyurarak, bazen de sessiz sessiz herkesin sesini duyarak ilerlersin., yoluna devam edersin yani.

Hiç yerine getiremeyeceğin sözler verirsin kendine. Artık her şeyin eskisinden çok daha farklı olacağından, yeni bir "sen" olacağınından bahseder durursun kendine. Hiç durmadan... En sonunda işte o an gelir ve sen tekrar yola devam edersin.

Bazen sabaha karşı, günün ağarması dakikalar kala yazılar yazarsın. Sevdiğine yazmak istersin ama yapamazsın. Aklına hiçbir şey gelmez, düşünemezsin, yüzünü hatırlayamazsın. Durmadan kendine küfredersin. Fakat o an her şey bulanık görünse de, yoluna devam etmen gerektiği gerçeği apaçık ortadadır. Devam edersin yoluna...

Kendi fotoğraflarını çekersin ara sıra. Aynaya bakmak istemezsin, çünkü bilirsin ki aynadaki olmayı düşlediğindir her zaman, fotoğraftakine benzemez, gerçek değildir. Birkaç dakika geçer ve çektiğin fotoğrafa dikkatlice bakarsın. Çoğu zaman da şikayetçi olursun o fotoğraftan. Söylenip durursun "Düşlediğim sen değildin, hiç olmadın!" diye. Bir fotoğraf daha çeker ve yola devam etme adına kendini kandırırsın. Evet, yola devam edersin ama bu sefer bir kandırılmışlık hissi sarar ruhunu. Ama telaşa gerek yoktur, seni kandıran yabancı değildir çünkü. Sen ki, kimler tarafından kandırılmış da, yola devam etmişsindir.

Aslında farkında olmadığın bir şey vardır: Sen yolcunun yolunun seninkiyle tekrar kesişmesini bekliyorsundur sadece. Etrafından geçen arabalar seni sarhoş etmiş...

02 Mart 2008

Hasta ruh


“İyi geceler…”

Yukarıda tırnak içerisinde belirttiğim iki kelime, her gün en az on kişiden duyduğum ve günden güne daha da çok nefret ettiğim bir söz öbeğidir. Emin olun, benim yerimde olsaydınız siz de bu iki gizemli kelimenin oluşumundan nasıl bu kadar nefret ettiğimi anlayabilirdiniz, hatta bu duyguyu bizzat yaşayabilirdiniz.

Yanılmıyorsam, iki gizemli kelime olarak tanıtmıştım “iyi” ve “gece” kelimelerini. Evet, “iyi” gizemli bir kelimedir. Tek başına durduğunda cümlelerinize cevap olabilir, sizi sinirlendirebilir ya da sizi göklere çıkarabilir. Ya “gece” kelimesi? İlk başta korkutucudur, ardından insanı büyüler. Aynı kadın gibidir yani gece.

Maalesef benim gibi havada sarmaş dolaş gözden kaybolan sigara dumanının bile yalnız olmadığını düşünerek, onları kıskanan bir insan için o iki gizemli kelimenin oluşumu sadece koca bir nefret duygusundan ibaret. Bazen kendime kendime düşünüyorum: “Acaba bu durum sadece hastalıklı bir ruhun hastalıklı düşünceleri mi?” diye. Hayır, bu şekilde olmamalı. Sıradan ama boş olmayan bir sohbet beklerken “iyi geceler, ben yatıyorum…” diye bir mesaj alınca hayata küfretmenin ve o iki gizemli kelimeden nefret etmenin neresi hastalıklı olabilir ki?

Belki de her şeyi bir kenara bırakıp, herkesin söylediği gibi iyi bir gecenin keyfini çıkarmak en doğrusudur.

- iyi geceler…
+ iyi sabahlar. (yine geceden nefret ettim ve onu o hiç ayrılmadığı “iyi”sinden bir kerelik de olsa ayırmak istedim)
- bilmiş.

İşte bana göre iyi bir sabahın, başkasına göre de iyi bir gecenin nefret dolu başlangıcı. Tekrar soruyorum: Bunlar hastalıklı bir ruhun ürünleri mi acaba? Kim bilir, belki de öyledir...

13 Aralık 2007

Ezik...


İnsanların fotoğraflarına bakıp iç geçirmek son zamanlarda bende büyük bir tutku haline geldi. Belki de içimdeki eziklikten olsa gerek bu tutku. Sürekli “Niye ben de onlar gibi olamıyorum?” diye söylenmeye başladım. Aslında içimden bir ses de “Bırak Allah aşkına hepsi de çakma bunların…” diye avutmaya çalışıyor beni. Tabii ki biliyorum, o içimdeki beni avutmaya çalışan sesin saçmaladığını.(?)


Ben sakin bir insanım. Etliyle ya da sütlüyle pek işim olmaz. Kendi içimde niye bunu kabul etmek istemiyorum acaba? Belki de başka biri olmak istiyorumdur… Müzik dinlerim sıklıkla, hatta sürekli. Önceden de söylediğim gibi, insanların fotoğraflarına bakarım, uzaktan izlerim onları; bazen imrenerek, çoğu zaman bazen de küçümseyerek. Tabi bu küçümseyerek bakma olayı sadece ezikliğime eziklik katıyor. Bundan da hoşlanıyor gibiyim sanki.

Hani bu güzel sanatlar fakültesi olsun, resim çizmek olsun, deviantart üyeliği olsun, kara kalemle çizilmiş resimleri profile koyma olayları olsun… Onları da ilgiyle izliyorum. Aslında hep içimde gizli: Bir onlardan birine “Sana çok özeniyorum, ne de güzel doğal görünerek artistlik yapıyorsun.” demek istiyorum ama biliyorsunuz, beni yanlış anlayacaklarından korkuyorum. Yanlış anlar mısınız acaba?

Keh keh keh… Güldüm kendime. Aslında ben de yetenek olsa, hiç geri kalmam o devianart’çılardan ama neyse hadi. Yani adamlar her türlü haklılar. “Yetenek var, sergileyeceğim tabi, eşek değilim ya?” deme hakları da dolayısı ile mevcut oluyor. “Ya Alican… Sen de bir kere de kendine dönüp bir bak! Hiç mi bir şeyin yok?” dedi birisi sanki… Eee, komşunun tavuğu, komşuya kaz görünürmüş. Hadi onu geçtim, sanırım ben biraz maymun iştahlıyım. :)

Şu sıralar üniversite olaylarına girdim. Malûm, kapağı attık bir tanesine… Tabi tabi, burada da var öyle deviantart’çı arkadaşlar, rock müzik dinleyen, efendime söyleyeyim siyah giyinen insanlar. Heh, her zamanki gibi bendenizin kanı yine ısınamadı onlara. Yok yok yanlış anlaşılmasın, ne haddime efendim; asıl onların kanı benimkine alışmadı sanırım. Ara sıra facebook sayesinde onlar kimdir/nedir tarzı kendimi bilgilendirme amaçlı keşiflerim oluyor. İyi, nur yüzlü insanlar gibi görünüyorlar. Gördüğüm kadarıyla bu bahsettiğim cemiyetin üyeleri hemen de birbirlerini bulup, kaynaşmışlar okul bünyesinde. Bu bahsettiğim başımın derdi ezikliğimden midir nedir, ben yine çemberin dışında kalmayı başardım. Tabi her zamanki gibi dört ayak üzerine düşmeme yardımcı olan bir varlık mevcut. Çemberin dışında da gayet makul arkadaşlar buldum. Ama her zamanki gibi çemberin dışındaki birkaç arkadaşımı da alıp, çemberin içine doğru uzun bir atlama yapma konusundaki fikrim de onay mesajı bekliyor. :)

Saat de hemen 01:37 olmuş… James Amcam da Astronomy’yi söylüyor zaten. Daha ne isteyebilirim? Hem sıkıldım, hem de sigaram bitti. Bu iki önemli bahanenin ardına sığınarak bugünkü yazıma da son noktayı koyuyorum.

13 Kasım 2007

Üç


Saat üçü on üç geçiyor. Yine tam zamanında Gripin “Saat üç; ayaktasın, uyku tutmamış yine. Ne yazıyorsun kara kara beyazlar üstüne?” diyor. Tozlu ve minik siyah kilitli albümlerimi gözden geçiriyorum her zamanki gibi, zihnimi geçmişle yoruyorum büyük bir sıkıntı ve aynı zamanda da zevkle. Ne zamandır da yazmıyorum hani… Parmaklarım da paslanmış biraz.

Saat üçü on sekiz geçti az önce. “Geçer zaman, durmaz akar kör kuyuya.” diyor Gripin. Albümlerimi bir kenara ittim, zamana koşarak yetişmeyi düşündüm bir an, vazgeçtim ondan da. Eskiden “Hiçbir şeyden vazgeçmem!” diyen ben, şimdi zamana yetişmekten vazgeçti desenize…

Akrep yelkovanı kovalayacak kadar güçlü değil henüz ama yelkovan yavaş yavaş tembel tavşana benzemeye başladı sanırım. Bu sefer saatim yavaş kaldı bana, üçü on sekiz zaten geçmişti, üstüne bir de dört eklendi. O güzel kokulu, elâ gözlü dilberi getirdi yelkovan aklıma. O da beni geçmişti, yetişememiştim ona. Tek farkı; o tembel değildi…

Yirmi altıncı dakikasını da bitirdi üç. Aynı benim gibi; akrep yelkovana sürekli hasret, yelkovanın da başı hep dik, durmadan kaçıyor akrepten. Yine bir fark var; yelkovan her zaman akrebine geri dönüyor…

Aslında üç bana benziyor. Hep bir kaçanı var arkasından takip ettiği; aynı benim seni takip ettiğim gibi. Hayır hayır! Üçle farklıyız aslında. Hiç olmazsa onun kovalayacağı bir şeyi var…

23 Ağustos 2007

Sigara dumanı



Güneş başka diyârlara doğmak için hazırlık yapıyordu. Panjurun minik aralıklarından odaya süzülen ışık, etrafı görmemi zorlaştırmıştı. Hafif rüzgar kâh esip, kâh durularak perdelere kur yapıyordu adeta. Kül tablasında nazlı nazlı yanmakta olan sigaramın dumanları, güneşin o veda ışıklarında adeta dansediyordu. Garip bir sıcaklık sarmıştı odayı. Güneşin o veda ışıkları, minik toz taneleriyle sigara dumanının müthiş uyumunu izlememi kolaylaştırıyordu. Sigara dumanı ve minik toz taneleri sanki benim için ufak bir gösteri yapıyorlardı. Mutsuzluğumu tek hisseden onlardı belki de...

Birdenbire üst kattan bir fısıltı işittim. Fısıltıyı daha net duyabilmek için yorgun bedenimi bulunduğu yerden kaldırdım. Merdivenlerin soğuk demirlerine ellerimi sürterek üst kata çıkmaya başladım. Her basamakta sanki fısıltı benden uzaklaşıyordu. Durdum, çıplak ve sıcaktan terlemiş ayaklarımı bir basamak aşağı kaydırdım, fısıltıyı tekrar yakalayabilmek için. Fısıltıyı kaybetmekten korkuyordum. Nafile... Onu kaybetmiştim. Mutsuz ve isteksiz bakışlarla tekrar aşağıya doğru inmeye başladım ama odadaki kül tablasının içinden usul usul yükselen sigara dumanı sanki yukarıyı işaret ediyordu. Üst kata doğru salına salına yükseliyordu duman. Onun çekiciliği kararımı değiştirmeme yetmişti. Evet, beni sarhoş etmişti duman... Aynı bir kadın gibi; hem gözlerimi yakarak bana acı veriyordu, hem de kokusuyla ve boşlukta salınışıyla beni büyülüyordu. Yavaş yavaş, büyük bir sabırla, kendimi ona adayarak onu takip ettim.

Karanlık bir odaya sokmuştu beni ve gölgelerin arasında izini kaybettirmişti bana. Büyük bir korku sarmıştı bedenimi. Karanlıkta yapayalnız kalmıştım, üstelik yorgun ve terli ayaklarımın tekrar merdivenlerin üstünde beni taşıyacak gücü kalmamıştı. Çaresizdim, panjurları açtım belki güneş dumanı görmeme tekrar yardım eder diye ama o da gitmişti, aynı seni alıp götüren o adam gibi... Küfrettim o an sigaranın dumanına: "Sen de onlar gibisin!" diye...