Karalama defteri
16 Aralık 2010
08 Mayıs 2010
Garip

- Beyler hadi benzinliğe inelim...
- Berkin, bi' sigara versene?
+ Sen de çok olmaya başladın haa!
....
17 Şubat 2010
TV'de ilk!
Film gibi olsun istiyorum bazen her şey. Aslında bazen değil, her zaman!
Yollara tuz atıyorlar ama yol kenarları hep karlı. Müzik dinleyerek yolda yürüyorum. Böyle bi' yürüyüş yolu gibi, kenarlarda binalar, oturma bankları falan. Her yer kar ama, sadece yürüdüğüm yolda kar yok.
Bi' kaykay var altımda. Güzel bi' tasarımı var: Bi' tarafı karda gitmek için, diğer tarafı da normal, tekerlekli yani, yolda gitmek için. Kaykayımla yürüyorum, yandan yolları tuzlamak için bir araç geçiyor, hemen ona tutunup kaykayımı altıma alıyorum. Birden bire bi' halatı tuttuğumu farkedip, kendimi geriye doğru salıyorum. Karlı yerlerden geçerken zıplayıp, kaykayı çevik bir hareket ve piç bir yüz ifadesiyle tersine çeviriyorum, normal yola çıkacak olursam hemen tekrar zıplayıp, tekerlekli kısmına çeviriyorum. Bazen karşıma engeller çıkıyor, zıplayıp o engelleri artistlik hareketlerle aşıyorum.
Binanın önüne gelmeme rağmen, sanki oraya gitmiyormuşcasına yolumu değiştirdim. Biraz daha yürüdüm. Filmi sevmiştim, kanal da benimdi, istersem bir daha yayınlatabilirdim, bi' telefonuma bakardı!
08 Şubat 2010
Good guys need a break
Bir arkadaşım yeni bi' grup önerdi bana: Balmorhea. Sanırım bu grup kendimi daha da -yalnız- hissetmeme sebep olacak. İlk olarak Remembrance adlı bir şarkılarıyla dinlemeye başladım. Arkadaşım bu grubun Texas'lı olduğunu ve rahatlatıcı müzikler yaptığını söyledi ve "Tam ders çalırken dinlenecek şarkılar!" diye de ekledi. Sizce Alican bu grupla ders çalışabilir mi? Hele ki dinlediğim şarkı tamamiyle bir çığlıkken*. Neyse...Neden dört aydır yazmıyorsun o zaman? O zaman yalnız değil miydin yoksa, yalnız değilken buranın yüzüne bakmazsın tabii, nankörsün sen!Cevap veriyorum:
Yazamadım, olmadı, içimden akmadı bir şeyler, kuramadım cümlelerimi.Burada insanlara kendimi pek anlatamıyorum, İngilizcem yetmiyor bazen, bazen de utanıyorum. Kafasında milyonlarca düşünce dolaşan, kendini anlatacak birilerini arayan bi' insanın, kendini anlatmakta güçlük çektiği, çoğunlukla anlatamadığı bir yere yerleşmesi ne kadar garip değil mi? Gülünür mü, ağlanılır mı, yoksa durup düşünülür mü? Aslında kendimi anlatabildiğim biri var, hiç yok değil. Sevdiğim o benim, aramızda kilometreler var, onu geçtim yedi saat fark var. Ondan önce yaşıyorum bu hayatı. Öncesi sonrası fark eder mi? Bilemiyorum... Şunu biliyorum ki, onun sayesinde iki defa yaşıyorum hayatı: Ben yatacakken o uyanıyor, ben uyandığımda o hayatına devam ediyor, sonra ben onu yatırıyorum ve ben tekrar devam ediyorum.
Hadi gözün aydın! Işık Üniversitesi, Yazılım Mühendisliği tutmuş! Ben bi' yeri tutturamadım, bir daha deneyeceğim.demişti telefonda. Sevinmemiştim pek, başıma gelecekleri biliyordum sanki ama sustum. Her zamanki gibi, aldığı gömlek bol gelse bile "Bu bana tam oldu!" diye gömleği değiştirmek isteyen annesine karşı çıkan Alican gibi, sustum.
Because good guys need a break every once in a while.
06 Şubat 2010
Kafamdaki filler (?!)

I brought you something close to meAnd left with something newI can see through your headYou haunt my dreamsThere's nothing to do but believe, just believeJust breathe...
24 Ekim 2009
Ya olursa?

Canınızı acıtmak istiyorum. Sizi yalnız bırakmak, yalnız olmaktan dolayı acı çektiğinizi görmek... İnadına inadına kahkahalara boğulmak, hiç yerimde durmamak istiyorum. Belki sizin benimle bir alıp veremediğiniz yok ama benim sizle var. Evet var! Size sinir oluyorum, sizin yüzünüzden kendimi sevmiyorum, kendimden nefret ediyorum. İçimde bir savaş çıktı sizin yüzünüzden. Peşinizdeyim, bunu bilin. Sıra bana gelmiycek, sıranızı elinizden alacağım. Sıranızı elinizden alıp bir kenara fırlatacağım, daha da çok canınız yansın diye. Nasıl olsa ben deneyimliyim bu konuda, sıramın gelmeyeceğini bilmek beni yormaz, acıtmaz. Ama siz... Siz acıdan kıvranacaksınız! Bu yazdıklarımı unutmayın. Şu bir paragraflık yazı aklınızın bir köşesinde dursun. Çalışın, çabalayın, sakın beni göz ardı etmeyin. Beni unuttuğunuz, arkanızdan geldiğim gerçeğini bir an bile olsa kenara bıraktığınız bir anda her şey çoktan bitmiş olacak. Elinizde hiçbir şey kalmamış, kıvranıyor olacaksınız. Belki de bunların hiç biri olmayacak. Büyük bir olasılıkla olmayacak...
Ya olursa?
14 Mayıs 2009
Şanslardan arındırılmış bir oyun

Yalnız yaşıyorsun hep
Ufak mutlulukların var arada, o varken
Çoğunlukla bulutlusun, havan soğuk..
Şarkıların var birkaç tane, dinlemiyorsun, içindeler sürekli
Gündüzlerin uzun, gecelerin uzun, uykularınsa kısa
Hiç evde değilmiş gibisin ama olmak istiyorsun
Daha dayanıklı olmaya çalışıyorsun sürekli, daha umursamaz...
Peşinden gelsin istiyorsun, peşinden gideceğini bildiğin halde
Özeniyorsun, kendine yetemediğin için kızgınsın kendine
“Yolu yok bunun...” dediğin için sabırsızsın sürekli
Bir şeyler kıpırdıyor içinde,
Sanki yüzeyi iğneli bir küre var göğüs kafesinde, sürekli hareket eden
Durduğu yeri acıtan, etrafa çarpıp kanatan, derin yaralar açan...
“Yarın farklı olacak!!” ların yok artık, biliyorsun ne olacağını, görebiliyorsun
Belki de sen busundur, belki de hep böyle olacaksındır
Ama inkar etmekten başka çaren yok
Kendine yalan söylemelisin yaşamak için
Kavuşabilmek için, bulutlarının dağılması için, havanın ısınması için...
Ne kadar uzak, ne kadar uzun bilmiyorsun; beklemen gerek
Oyunun kuralı bu: Sabırsızlanacaksın, acı çekeceksin, kıvranacaksın.
Evet..! “Şanslardan arındırılmış bir oyun” bu.
30 Nisan 2009
Ahh hayat...
Sıkıldım artık...
Sürekli bir şeylerin peşinde olmaktan
Sürekli çalışmak zorunda olmaktan
Bir şeyleri elde etmek için, bazı zorluklardan geçmek zorunda olmaktan
Mutluluğu aramaktan, bulup da kaybetmekten, beklemekten
Gülmek isteyip de gülememekten
İnsanlara selam vermek zorunda olmaktan
Hasret çekmekten
Cep telefonunda mesaj yazmaktan
Bilgisayarı açınca önce Windows Live Mail,
sonra Windows Live messenger, ardından Skype
ve son olarak da Winamp’ı açmaktan
Derslere girip yoklama kağıdına imza atmaktan
Telefonla konuşmaktan
Gelecek kaygılarından
Yalnız yemek yemekten
Duştan sonra aynaya bakıp saçlarımı düzeltmekten
...
Hayattan sıkıldım biraz.* Son zamanlarda toplu taşıma araçlarına bindiğimde (özellikle uçak) “Bu sefer düşsün ve bir tek ben öleyim...” diyorum. Bu da yeni çıktı ha... Eskiden çok korkardım ölmekten. Küçükken kaka** yaparken tuvaletin içinden vantuzlu yaratıklar çıkıp beni içeri çekecekler diye korkardım, zamanla o korkumdan da sıyrıldığm gibi bu korkudan da sıyrıldım artık sanırım. Marla Singer’ın erkek versiyonu olamadım henüz, o kadar da değil ama yakında o da olacak gibi görünüyor.
Vakit hızlı geçsin istiyorum hep: Klozetin üstünde çok vakit harcıyorum, banyoyu uzun tutuyorum, durmadan etrafın dağılmasını bekleyip, ardından etrafı uzata uzata topluyorum, erken yatıp geç kalkmaya çalışıyorum, kalbimi pır pır attıracak heyecanlı şeyler arıyorum... Bulamıyorum tabii.
Göğsümde mi desem, kalbimde mi desem... Sürekli bir ağrı hissi var içimde. Sık sık başım ağrıyor. Durmadan düzen hakkında düşünüyorum, niye saf mutluluk ve huzur için çok acı çekmek gerektiğini bizlere öğrettiklerini anlamaya çalışıyorum. Aslında kabul etmiyorum bunu, buna mahkûm edildiğim için kızıyorum, çok kızıyorum.
Sevdiğimi yanımda istiyorum. Bu isteğimin çok imkansız, çok zor bir şey olmadığını savunup duruyorum sürekli. Fazla bir şey değil, sadece onu istiyorum. “Onu yanında istiyorsan, şimdi çok çalışmalısın!” diyen insanlara kızıyorum. Bir şeyi elde etmek için, bir çok şeye katlanmak gerektiği gerçeğini kabul reddediyorum! O bir şeyi elde edebilirsem; bir çok şeye katlanmak yerine, bir çok şeyi büyük bir istek ve şevk ile yapacağımı düşünüyorum.
Kaybettiğim zaman için dövünüp duruyorum. Zaman farklılıklarından nefret ediyorum. Şu anda panjur boşluklarından hafif güneş sızan odamda otururken, dünyanın herhangi bir yerindeki bir insanın nasıl da gülüp eğlendiğini düşünerek “Off...!” çekiyorum. Filmlerdeki gibi olacağına inanmıyorum. Önceleri herkes mutluyken mutsuz olan adam, ileri de mutlu oluyormuş... –Hassiktir ordan!-
Mutluluğun anlık olmasına isyanım... Ben bir süreç istiyorum! Çok mu fazla?
* Aslında biraz değil. Okunuşu güzel olsun diye öyle yazdım.
** O eylemi bu kelimeden daha güzel açıklayan başka bir şey yok.
12 Kasım 2008
Yeni bir karalama defterim var...!

Yaklaşık dört aydır hiçbir şey yazmıyorum. "Acaba niye yazmıyorum?" diye geceler boyu düşündüm ve en sonunda eski defterden sıkıldığıma karar verdim. Düşündüm, taşındım ve yırtık pırtık o eski defterdeki yazıları yeni aldığıma geçirmek üzere kurşun kalemimle bir kenara kaydettim.
Fırlatıp attım eskisini... Sonra, yeni bir kapak tasarladım defterime. Aldım kapağı, götürdüm matbaacıya, yeni bir defter oldu bana...
Yeni defterim olmuştu artık. Doğal olarak, yeni bir kaleme de ihtiyacım vardı; zihnime rehberlik edecek, düşüncelerimi kağıda dökecek, kalbime ufak notlar düşecek...
Aslında, bir kalem vardı aklımda; tozlu raflarımın en üstünde duran, en tozlu, en dokunulmamış yerinde gizlenen. Eskiye dayanan bir bağ vardı o kalemle aramızda; son bulmamış ama beklenmeyen bir sahneyle ilk arasını vermiş... Filmimizin sonunu kötü bitirmek istemediğim için hep korkmuştum o kalemi bir daha kullanmaya, çünkü çok değerliydi o kalem benim için.
"Yeter artık!!" dedim, kendi kendime. Doğru kalemin o tozlu raflarımın en ücra köşesinde gizlenen kalem olduğunun farkındaydım. Artık bu kaçışa bir son vermeliydim, bu korkudan kendimi arındırmalıydım. Her şeyi riske atmalıydım. Ne pahasına olursa olsun, o kalemle devam etmeliydim yazmaya ve hayata...
Bir gün yine umutsuz ve mutsuz bir şekilde tozlu raflarımın yanındaki masada otururken hafif şiddetli bir deprem oldu. En üstteki rafın civatasının biraz gevşek olmasından kaynaklandı sanıyorum: Birden bire o eski kalem masama düştü. İlk günkü gibi geldi gözüme. Bu bir işaret olmalıydı. İhtiyacım olan kalem, yıllardır kullanmak isteyip de korkumdan kullanamadığım kalem şimdi tam karşımdaydı.
Her şeyi göze alarak onu masadan aldım ve defterimin arasına koydum. Onu o kadar özlemişim ki; sürekli kalbime yazmaktan karalama defterine vakit kalmıyor...
29 Temmuz 2008
Benim bi' kameramana ihtiyacım var!

Keyfimi kaçıran bir şeyler var yine sanırım, uyuyamadım bir türlü. Hah, tam da beklediğim gibi, yukarıdaki de yağmur damlalarını pencereden içeriye sızdırmayı başararak beni onayladı. Çok iyi hatırlıyorum; ilk öpüştüğüm gün de buna benzer bir toprak kokusu gelmişti burnuma. Sanırım o gün de yağmur yağıyordu.
Ne kadar sıradan bir hayatım varmış... İlk öpüşme anım bile bana özgü değil, filmlerden alıntı. Yoksa bana özgü olmasını istemem çok mu? Dünyada kaç tane kendine özgü insan var acaba? Sen orjinal misin mesela?
Aslında yanlış düşünmüşüm ben biraz önce. Sanırım herkesin hayatı benzersiz. Senaryolar hep birbirine benziyor ama hepsinin izleyicide uyandırdığı etki farklı farklı.
Çoğu zaman da aklımdan geçmiyor değil hani... Hayatımın sözsüz bir filmini çekmek istiyorum hep. Film müziklerim hazır, çekim efektlerim bile hazır. Hatta ve hatta hangi durumda hangi şarkının çalacağı, kaçıncı saniyede değişeceği, ne zaman hızlanacağı, ne zaman ağır çekime gireceği bile belli. Tek bir eksiğim var: Bir kameramanım yok.
Çoğu insan her şeyinin tam olduğunu düşünür. Parası vardır, arkadaşları vardır, ailesi vardır, sevgilisi vardır. Kimse bilmez ellerindekilerden sadece birer oyuncu olacağını. Oyuncular onlarla ilgili sahnenin çekimi sona erdiğinde kaybolurlar. Gel gör ki, kameraman öyle değildir. Film, senin filmin çünkü... Sen hep ordasındır, öyleyse kameraman da hep oradadır.
Evet evet, benim bi' kameramana ihtiyacım var. Hep yanımda olacak bir kameramana...
