
Bir arkadaşım yeni bi' grup önerdi bana:
Balmorhea. Sanırım bu grup kendimi daha da -yalnız- hissetmeme sebep olacak. İlk olarak
Remembrance adlı bir şarkılarıyla dinlemeye başladım. Arkadaşım bu grubun Texas'lı olduğunu ve rahatlatıcı müzikler yaptığını söyledi ve "Tam ders çalırken dinlenecek şarkılar!" diye de ekledi. Sizce Alican bu grupla ders çalışabilir mi? Hele ki dinlediğim şarkı tamamiyle bir çığlıkken*. Neyse...
Yalnızlıktan kaçamadı şu Alican bir türlü. Ne yapsa, nereye gitse, peşini bırakmıyor şu yalnızlık. Umutsuz ama kararlı bir ses tonuyla "İnsanlar yalnızdır..." dediğinizi duyar gibiyim. Buna isyanım yok, isyan denemez benimkisine, üzüntü bu. Çok yoruldum. Buraya yazınca kendimi iyi hissediyorum sanırım. Sanki içimdekileri boşaltmış gibi oluyorum. Aslında çok fazla okunmadığını biliyorum ama yine de içimi rahatlatıcı bir his kaplıyor. Şimdi diyeceksiniz:
Neden dört aydır yazmıyorsun o zaman? O zaman yalnız değil miydin yoksa, yalnız değilken buranın yüzüne bakmazsın tabii, nankörsün sen!
Cevap veriyorum:
Yazamadım, olmadı, içimden akmadı bir şeyler, kuramadım cümlelerimi.
Burada insanlara kendimi pek anlatamıyorum, İngilizcem yetmiyor bazen, bazen de utanıyorum. Kafasında milyonlarca düşünce dolaşan, kendini anlatacak birilerini arayan bi' insanın, kendini anlatmakta güçlük çektiği, çoğunlukla anlatamadığı bir yere yerleşmesi ne kadar garip değil mi? Gülünür mü, ağlanılır mı, yoksa durup düşünülür mü? Aslında kendimi anlatabildiğim biri var, hiç yok değil. Sevdiğim o benim, aramızda kilometreler var, onu geçtim yedi saat fark var. Ondan önce yaşıyorum bu hayatı. Öncesi sonrası fark eder mi? Bilemiyorum... Şunu biliyorum ki, onun sayesinde iki defa yaşıyorum hayatı: Ben yatacakken o uyanıyor, ben uyandığımda o hayatına devam ediyor, sonra ben onu yatırıyorum ve ben tekrar devam ediyorum.
Neyse, bırakalım bu yalnızlık muhabbetlerini. Hayat gün geçtikçe daha da ilginçleşiyor biliyor musunuz? Etrafımdaki insanları izlemek çoğu zaman beni sinir etse de, bazen hoşuma gidiyor. Herkes büyüyor, zaman çok hızlı akıp geçiyor. Görünüşler, yaşam felsefeleri, yenilen yemekler, hobiler, fobiler... Hepsi çok hızlı değişiyor, sanki bir tek ben aynı kalıyorum. Uzun süredir yaptığım şeyler aynı. Uzun süre derken; dört yıl gibi bir zaman diliminden bahsediyorum. Üniversite hiç hayatımı değiştirmedi diyebilirim size. Benim için yeni bir bakış açısı olmadı, deneyimler oldu belki: O da iki tane sanırım. Hep durdum, hiç ileriye gitmedim sanki. Bu yeni okulumda da yeni bir şey görmedim. İnsanlar tarafından burnu kalkık olarak anılmamak için çoğu zaman alışık olduğum şeyleri yeni görüyormuş gibi davranarak onları şaşırtıyorum ve onların biraz olsun sevgisini kazanıyorum. Fatih Koleji'nde olduğu gibi; kendi halinde çocuk maskemi takmış durumdayım. Maskelerim, gözlüklerim çok... Tak çıkar bitmez.
Oda arkadaşlarım erkenden yatıyorlar. Halbuki sürekli hareketli olan bir oda seçme amacıyla doldurmuştum yurt başvuru formunu. Bu durum bana Türkiye'deki eski yurt odamı çok özletiyor. Çok komiktik ya, bir keresinde insanları "Abi biz neden hep odada oturuyoruz, neden hiç dışarıda yapacak etkinliğimiz yok? Hadi etkinlik listesi hazırlayalım!" diyerek sabaha karşı saat üç sularında uyandırmıştım. Genelde sabahlara kadar bilgisayar başında bir şeyler yapıyordum o zamanlar, uyku gelmek bilmiyordu. Orada da hep bir şikayet modundaydım aslında. Her istediğim tamdı ama büyük şehir isteğim eksikti. Kozmik büyüklükte bir şehrin içinde kaybolmak, yüzlerce insan arasından gecenin bir vakti bile olsa yavaş yavaş yürüyerek geçmek istemiştim lisedeyken. Farklı müzikler, farklı kokular, farklı insanlar görmek istemiştim; tanışmasam da olurdu. Kitaplardan okumamıştım ben bunları, kurmuştum sadece kafamda. Tek tek kurmuştum, hesaplamıştım, tutmadı. Anneannem dizinden ameliyat olmuştu, Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi bahçesinde oturuyorduk hepimiz.
Yavuz diye sevdiğim bir arkadaşım vardı, haberi o vermişti bana:
Hadi gözün aydın! Işık Üniversitesi, Yazılım Mühendisliği tutmuş! Ben bi' yeri tutturamadım, bir daha deneyeceğim.
demişti telefonda. Sevinmemiştim pek, başıma gelecekleri biliyordum sanki ama sustum. Her zamanki gibi, aldığı gömlek bol gelse bile "Bu bana tam oldu!" diye gömleği değiştirmek isteyen annesine karşı çıkan Alican gibi, sustum.
Aslında hayatı boyunca başına gelecekler, gelebilecekler konusunda kendisini hazırlayan bir insan oldum ben. Yanlış anlamayın, kendisini hazırlayan dedim, kendine çeki düzen veren değil; bol gömlek hesabı... Ama artık bu yeteneğimi yitiyorum sanırım, çünkü ileride başıma neler gelecek, bütün bu okullar bitince hayat benim için nasıl olacak, bana neler sunacak, benden neler alacak göremiyorum. Acaba onlarla yüzleşmekten korkuyor muyum? Yoksa Alican yine kaçınılmaz bir son için kendini mi hazırlıyor?
Alican, Alican, Alican... Sizce kimdir bu Alican, ne yapar, nasıldır?
Hayır!! Tanımlamayın beni lütfen, öğüt de vermeyin Alican'a. Alican biliyor, bir gün hepsi geçecek. Her şey çok güzel olacak!
Because good guys need a break every once in a while.
* Şarkının sonuna doğru derinlerden bir vokal duyulmaya başlıyor, bir erkek sesi: bıkmış, bitkin, son enerjisiyle çığlık atıyormuş gibi ama haykırış değil, asla değil.